|
SON DAKİKA
EK ÖDEME PAZARTESİ GÜNÜNE KALDI
KPSS'dE ÖĞRETMEN ADAYINA KOLAYLIK
AYM 4+4+4'ü İPTAL EDECEK Mİ
ÖZÜR GRUBU HAKKINDA AÇIKLAMA
TÜRKİYE SELÇUKLULARI ZAMANINDA ANADOLU’DA MEYDANA GELEN FİKRİ VE DİNİ CEREYANLAR I
İbrahim Beyter ibrahimbeyer@hotmail.com
TÜRKİYE SELÇUKLULARI ZAMANINDA ANADOLU’DA MEYDANA GELEN FİKRİ VE DİNİ CEREYANLAR
Giriş
Burada Türkiye Selçukluları zamanında Anadolu’da meydana gelen fikri ve dini cereyanlar ve özellikle Anadolu’nun yerli halkı ile olan münasebetleri üzerinde duracağız. Bugüne kadar Anadolu Selçukluları ve Anadolu’nun fethi anlatılırken sanki Türkler Anadolu’ya gelince birdenbire Anadolu fethedildi ve Müslümanlaştırıldı gibi bir intiba yaratılmaktadır. Ancak Doğu Roma İmparatorluğu gibi yüksek bir medeniyetin beşiği olan Anadolu’daki kültür, medeniyet ve yerli halklar hakkında çağdaş tarihçiler susmaktadır. Türkiye’de ilk defa Anadolu yerli halkı ile fatih halk olan egemen Müslümanlar arasındaki münasebetlerden Mikail Bayram üzerinde durmuştur.
Firdevsî Rumi’nin Anadolu Fethini Dönemlendirmesi
II. Bâyezid zamanı tarihçilerden Uzun Firdevsî-i Rumî Anadolu kültürleri hakkında bize bilgi veren bir tarihçidir. “Velayet-nâme” adlı esrinin ilk 60 sayfasında Anadolu’nun Türkler tarafından fethi hakkında bilgi verir ve bu fetih olayını üç döneme ayırmaktadır.
I. Fetih: Daha önce Emevîlerin İstanbul kuşatmaları sonuçsuz kalmış, Abbasilerin Anadolu Seferleri istenilen sonuçlara ulaşmamış ve yine Abbasiler zamanında Bizans ile Müslüman diyarı arasında Tarsus, Maraş, Malatya ve Ahlât’a kadar uzanan bir sınır çizgisinde Sugur û Avâsım denilen bölgede Türk askerler yerleştirilerek İslam sınırı korunmaktaydı. Bu hat boyunca ribât denilen kale-garnizonlarda Türkler yaşamakta, yazlak ve kışlak denilen seferlerle Bizans’a karşı seferler düzenleyerek ganimet ve yağma ile Bizans’ı yıpratmaktaydı. Sugur û Avâsım bölgelerindeki Türk askerlerinin faaliyetleri Anadolu’yu fethetmeye yetmemiştir.
II. Fetih: Hazar Denizi ve Aral Gölü’nün Kuzeyinde Oğuz-İli denilen bölgede yaşayan Oğuzlar İslam dünyasındaki zenginliği görünce güneye Harezm-İli’ne inerek ve özellikle Selçuk Bey’in İslamiyet’i seçmesi ile İslamlaşmaya başlayarak müreffeh bir hayat yaşamak istemişlerse de Karahanlı, Samanî ve Gazneli Devletlerinin kıskacında kaldıklarından büyük mücadeleler vermeye başlamışlar ve yurt elde etmek için daha güneye inmeye başlamışlardır. Kalabalık aşiretler şeklinde Oğuzların askeri birliklerle Dandanakan Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya gelişi bu dönemdedir. Büyük hayvan sürüleriyle Anadolu’ya gelinceye kadar geçtiği tüm İslam topraklarında yerleşik durumda olan halklara zarar vererek yol almaktaydılar.
Özellikle İran’dan geçerken yeni Müslüman olan bu Türkmenler İranî unsurların etkisiyle değişik inançları da edinerek Anadolu’ya geldiler. Tabi bu durumdan rahatsız olan Müslümanlar halifeye durumu şikâyet etmişlerdir. Onun için halife Maverdi’yi Tuğrul Bey’e gönderek durumu şikâyet etmiştir. Bunun yanında Diyar-ı Bekir havalisinde egemen olan ve Abbasilere bağlı olan Mervanîler’in hükümdarı Nasru’l-Devle el-Mervani, Tuğrul Bey’e gönderdiği mektupta gelen kalabalık Oğuzların Müslüman halka zarar verdiğini şikâyet eder. Tuğrul Bey’de cevaben; “Bunlar yerlerinden yurtlarından kopmuş insanlardır, Bunlar çok kalabalıktır, ben durduramayacağım gibi sen de durduramazsın. Ancak iyi bir hükümdarsan onlara yol vererek küffar diyarında gaza ve cihad ile meşgul olmalarını sağlarsın.”
Neticede Abbasi halifesinin de desteğiyle bunlara yol verilir. Böylece bu kitleler Diyar-ı Rum’a gelmeye başlamışlardır. Van gölünün güneyinden ve Diyarbakır kuzeyinden Anadolu’ya akın akın Türkmenler gelmiştir. Zamanın Anadolu halkından olan Urfalı Matheos bu durum hakkında şöyle demektedir: “Bu senelerde memleketlerimize keçe börklü, uzun saçlı, uzun ve kara sakallı insanlar çekirge sürüsü gibi dökülüp geldiler” demektedir. Bunlar aslında gayr-ı resmi olarak Tuğrul Bey’in yönlendirmesi ve halifenin muvafakatiyle gayr-ı meşru bir şekilde başka bir ülkenin topraklarını işgal ederek Anadolu’ya dökülüp geldiler. Özellikle Doğu Anadolu ve Ermeni beldeleri bu şekilde işgallere uğrayınca Romanos Diyagones meşhur Anadolu seferine çıkmıştır. Alp Arslan Suriye Seferinden alelacele dönerek Anadolu’ya gelmiştir. Özellikle İbnü’l-Esir “el-Kamil fi’t-Tarih” adlı eserinde belirttiğine göre Ahlat ve Erciş’de yerli halk ile müzakere ederek onların yanında savaşmalarını sağlamıştır.
Büyük Selçuklu Devletinin kurulması ile Türkistan’dan İslâm ülkelerine hızlı bir göç yaşanmaya başlanmıştır. Selçuklu sultanları 1071 Malazgirt Savaşı’na kadar, hem Bizans’ın gücünü zayıflatmak ve hem de ülkede olası iç huzursuzlukları önlemek amacıyla yoğun bir şekilde cereyan eden bu Türkmen nüfusun Anadolu’ya sevkini teşvik etmişlerdir. Yani, Selçuklu Yönetimi, göçebe Türkmenlerin kalabalık olmasının birtakım sosyal ve ekonomik sıkıntılara sebep olmasından endişe etmiş ve kendi yurtlarının selameti açısından, bir tedbir olarak, bu göçleri sürekli olarak Anadolu’ya yönlendirmişlerdir.
Türkistan’dan, önce İran, sonra Azerbaycan ve Doğu Anadolu topraklarına gelmiş olan Türkmenler, kaynakların ifade ettiği gibi, çok kalabalık olmaları nedeniyle yer bulma sıkıntısı çekmişler ve neticede Anadolu’yu, kendileri için kolayca fethedilebilecek ve daha iyi yaşama imkânları temin edilebilecek bir ülke olarak görmüşlerdir. Böylece, Anadolu’ya olan bu Türkmen göçünün siyasî sebepleri kadar iktisadî sebeplerinin de önemli olduğu görülmektedir. 1071 Malazgirt Zaferi ile birlikte Anadolu’ya büyük bir Türk nüfusu göçü yaşanmıştı. Çünkü bu zaferin ardından, Bizans’ın askeri gücü zayıflamış ve artık Türkler karşısında güç oluşturacak bir ordusu kalmamıştı. Böylece Anadolu’nun daha kolay bir şekilde Türkleşme ve İslamlaşma dönemi başlamış ve bu süreç birkaç asır sürmüştü. Malazgirt Savaşı sonrası yaşanan ve aralıksız olarak XIV. Yüzyıla kadar devam eden bu göç dalgaları ile Anadolu’ya gelen Türklerin büyük çoğunluğunu Maveraünnehir, Horasan, Azerbaycan ve Erran bölgelerinden gelen topluluklar oluşturmuştur.
Büyük Selçuklular açısından, Anadolu’nun fethi hayatî bir öneme sahipti. Çünkü yapılan bu fetihlerle ülkelerine gelen yoğun Oğuz göçleri karşısında bir yandan onlara yurt bulma ve onları yerleştirme işini sağlıyorlar, diğer yandan da kendi ülkelerinin iç huzurunu sağlamada zorluklarla karşılaşmıyorlardı. Bunlara ilaveten, Bizans’a karşı cihad faaliyetlerini de böylece devam ettirmiş oluyorlardı.
Anadolu’ya İran’dan gelen göçlerin nedenlerinden birisi de, hiç şüphesiz Büyük Selçuklu Devletini kuran Oğuzların, devleti kuran unsur olmakla birlikte, bürokraside, yani devletin yönetim kademelerinde yer alamamış olmaları ve bundan dolayı da devlet yönetimine karşı olumsuz bir tavır almış olmalarıdır. Selçuklu yönetiminin bu şekilde kendi ırkdaşları olan Türkmenlere karşı bir nevi kayıtsız ve ilgisiz davranması ve onları devlet hizmetlerinden mahrum bırakması, Türkmenler üzerinde olumsuz bir takım etkiler bırakmıştır. Sonuçta Büyük Selçukluların İran’da, Anadolu Selçuklularının da Anadolu’da, Türkmenlere karşı ihmalleri ve yanlış hareketleri, her iki ülkeye büyük zararlar vermiş, belki de bu devletlerin zamanla zayıflayarak yıkılmalarına zemin hazırlamıştır.
Büyük Selçuklular tarafından Batı boylarına sevk edilen ve bundan dolayı da yönetime karşı nefret hissi duyan Türkmenler, Anadolu Selçukları zamanında da benzer bir muameleye tâbi tutulmuş ve Batı istikametinde uç bölgelere yerleştirilmişlerdir. Üç bölgelere sevk edilen bu Türkmen topluluklar, tabiatıyla yönetime karşı bir tepki olarak, geleneksel yapılarını koruma hususunda çok hassas davranmışlardır. Bu durum da Anadolu’da Türkmenler arasında dışa kapalı sosyal bir yapının oluşmasında ve böylece de eski inanç ve geleneklerin devam ettirilmesinde önemli bir etken olmuştur.
III. Fetih:Bu şekilde meşhur Malazgirt Savaşı meydana gelmiş ve böylece Anadolu resmi olarak işgallere başlamıştır. Savaş neticesinde daha önce Müslümanların hâkim olduğu Sugur û Avâsım bölgeleri, ki Orta Anadolu’ya kadar Kızılırmak havalisi dâhil, yapılan antlaşmaya göre Selçuklulara verilecekti. Sultan Alp Arslan da bu savaşta büyük yararlılıklar gösteren önde gelen kumandanlara ki bunlar aynı zamanda birer Oğuz aşireti reisidirler, bazı bölgeleri aşireti ile yerleşmeleri için yurt olarak iktâ tevcih etmiştir.
· Erzurum ve havalisi Saltuk Bey ve aşiretine
· Erzincan-Divriği havalisi Mengücek Ahmed Gazi ve aşiretine
· Amasya-Tokat-Niksar-Sivas havalisi Danişmend Gazi ve aşiretine
Melikşah ise iki bölgeyi daha iktâ ederek Anadolu’da Selçuklulara bağlı Beylikler-Devletçikler mevcuda gelmiştir.
Anadolu’ya gelen bu Türkmen topluluklar İslamiyet’i benimsemekle beraber, onu kendi sosyal ve ekonomik imkânları ölçüsünde öğrenmeye ve yaşamaya çalışmışlardır. Neticede tıpkı Büyük Selçuklular zamanında olduğu gibi, Anadolu’da da yerli Müslüman halk, birtakım inanç ve davranışlarından dolayı bu göçebe topluluklardan pek hoşlanmamıştır. Ağırlıklı olarak, Arap-Fars kültür unsurları ile desteklenen devlet yönetimi de, göçebelere karşı benzer bir bakış açısıyla yaklaşmış ve onları kazanmaktan çok başından savmaya çalışmıştır. Bu durum, Türkistan’da olduğu gibi, Anadolu’da da göçebelerin dillerini kolayca anlayabildikleri bazı derviş ve şeyhleri kendilerine önder olarak kabul etmelerini ve dini bilgilerini onlardan öğrenmelerini beraberinde getirmiştir. Daha sonraları geleneksel göçebe kültürünün bir devamı niteliğindeki, bir takım sema ve raks ayinleri icra eden bu şeyh ve dervişlere yönetim kadrosunun ilgi duymuş olması, onların zorunlu olarak Türkmenlerin ruhî anlayışına uyma ihtiyacından kaynaklanmıştır.
Anadolu’ya gelen ilk Türkmen Topluluklar, genellikle göçebe bir hayatı sürdüren topluluklardı. Ancak XIII. Asırdan itibaren, göçebelerle birlikte, şehirlerde yaşayan sanatkârlar, tüccarlar ve âlimler de Anadolu’ya gelmişlerdir. Dolayısıyla bu asırdaki göçlerin çok farklı zümreleri Anadolu’ya taşıdığını görmekteyiz.
Anadolu’ya gelen ve sayıları 1-2 milyon arasında bulunan göçebe Türkmenler Anadolu Selçuklu devleti içerisinde her alanda önemli değişmelere sebebiyet vermişlerdir. Mesela, Yönetim, gelen göçebe toplulukları asayiş nedeniyle küçük gruplar halinde Doğu ve Orta Anadolu’nun bozkırlarına dağıtma ihtiyacı hissederken, göçebeler de göçten önce yaşadıkları bölgelerin şartlarına benzer özellikler taşıyan bölgelerde yaşamayı kendilerince tercih etmişlerdir. Yönetim, göçlerle gelen halkı yerleştirme konusunda, daha önceden de şehirlerde yaşamış olanları, genellikle şehir merkezlerine köylere ise daha önceden kırsalda göçebe olarak yaşayanları yerleştirmiştir. Böylece Anadolu’ya gelen toplulukların kendi sosyal sınıflarına bağlı olarak yerleştirildiklerini görmekteyiz. Bu yerleştirme politikası ile de yönetimin, sosyal bütünlüğün sağlanmasını ve ekonomik verimliliğin arttırılmasını amaçladığını söyleyebiliriz. Böylece göçebelerin ancak yaylalarda ve kışlaklarda hayvancılık yaparak üretime katkı yapabilecekleri düşünülmüş, esnaf ve tüccar grubunun da şehirlerde yerleştirilmeleri uygun görülmüştür. Buna bağlı olarak, büyük bir çoğunluğu hayvancılıkla uğraşan ve hayvanlarını doyurmak için sürekli kışlak ve yazlık bölgeleri gezmek zorunda olan Türkmenler, aynı zamanda zor hayat şartlarına karşı kendi içlerinde güçlü, geleneksel sosyal bir yapıyı da oluşturmuşlardır
İBRAHİM BEYTER Yükleniyor...
|
|